ermeni soykırımı

14/3/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Ermeni soykırımı iddiaları

Ermeni Soykırımı İddiaları bazı tarihçilerin, Osmanlı Devleti'nin 1915 yılında Anadolu'da yaşayan Ermenilere karşı sistematik bir yok etme harekâtı ve soykırım yaptığı şeklindeki iddialarıdır. Dünya gündemine 1965 yılıyla birlikte sokulmuştur.

1915 yılında gerçekleşen Ermeni Tehciri'nin, Doğu Anadolu'daki Ermeni toplumunu yok etme amaçlı olduğu savunulmakta ve 1 ila 1.5 milyon Ermeninin öldürüldüğü öne sürülmektedir. Soykırım tezinin asıl dayanak noktası, zamanın Osmanlı ordusu tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen katliam, tecavüz ve fena muamelelerden daha çok, Osmanlı Devleti'nin tehcir adı altında kendi vatandaşlarına karşı gerçekleştirdiği ve devlet eliyle planlanan ve yönetilen bir eylem olmasıdır. Birinci Dünya Savaşı nedeniyle gerekli lojistik ve güvenlik sağlanmadan yapılan tehcir harekâtına Osmanlı Devleti'ni zorlayan sebep ise savaş esnasında çıkan Ermeni ayaklanmalarıdır.

Bu iddialar karşısında Türkiye Cumhuriyeti resmî politikasında, Ermenilerce öldürülen birçok Türk'un yanısıra, tehcir sırasında ve sonrasında birçok Ermeninin öldüğünü kabul etmekle birlikte, bu ölümlerin sebebinin sistematik bir soykırım değil, savaş koşulları, hastalıklar ve Ermeniler'in zorunlu göçünü kolaylaştıracak imkânların bulunmaması olduğunu öne sürmektedir.

Her iki taraf da iddialarını kanıtlamak için birçok kanıt göstermektedir. Türkiye'nin, bu iddiaların açıklığa kavuşması ve gerçeklerin ortaya çıkması amacıyla, her iki ülkenin devlet arşivlerinin karşılıklı açılması ve tarihçilerce incelenmesi isteğine Ermenistan olumlu yanıt vermemiştir.[1]

Günümüzde İsviçre'de Ermeni soykırımının reddedilmesi suçtur. Benzer bir yasa taslağı da Fransız meclisinden geçmiş, yasalaşmak için senatoda onay beklemektedir. Bunun dışında 20 kadar ülke, parlamentolarında, Ermeniler'in soykırıma uğradığı iddialarını tanıyan yasaları kabul etmişlerdir. Amerika federal anlamda böyle bir yasayı kabul etmemesine rağmen yasa, eyaletler bazında 50 eyaletten 36 sında kabul görmüştür. Kimi ülkelerde ise (İsrail, İngiltere) soykırım kelimesi yerine "katliam " kelimesi yeğlenmiştir.

Tarihçesi

Roma İmparatorluğu döneminde mezhep farkı yüzünden problemler yaşayan Ermeniler, Selçukluların 1071 yılında Malazgirt Savaşı’nı kazanarak Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte dinsel anlamda daha özgür bir konuma geldiler. Ermenilerin M.S. 451 yılında Bizans kilisesinden ayrılmalarından ötürü Roma İmparatorluğu ile yaşadıkları ciddi problemler Selçuklular döneminde sona erdi. Türk ve Ermeni halkları, 1877 yılına dek sorunsuzca ve iyi ilişkiler kurarak birlikte yaşadılar. 1877’de İsviçre’de Marksist felsefeden esinlenerek kurulan Hınçak örgütü, Ermeni toplumu içinde milliyetçi akımların giderek gelişmesine ön ayak oldu. Hınçak örgütü ile, 1890’da Tiflis’te kurulan “Ermeni İhtilal Cemiyetleri Birliği” (Taşnaksutyun), Ermeni halkını Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtıp silahlandırmayı ve nihayetinde bağımsız bir devlet kurma hedefine yönelik eylemlerini sürdürdüler.

Osmanlı'nın 1877-1878 yıllarındaki Rus harbini kaybetmesinin ardından, Trabzon'a kadar olan bölge Rusya'nın yönetimine geçti.

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, İngiliz ve Fransız ordularına karşı birçok cephede savaşırken, Ermeniler de doğuda Çarlık Rusya ordularıyla birlikte Osmanlı ordusuna saldırmaya başlamış ve Kayseri, Bitlis, Erzurum, Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Ankara, Van, İzmit, Adapazarı, Adana, İzmir gibi pek çok şehirde isyanlar çıkartmışlardı. Osmanlı Devleti bu ayaklanmaların önüne geçebilmek ve daha fazla kan dökülmemesi düşüncesiyle önce Ermeni Patriği, mebusları ve önde gelenlerini çağırarak Ermenilerin müslümanları katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını bildirdi. Bu barışçıl tavrın sonuç vermemesi üzerine 24 Nisan 1915'de Osmanlı Devleti, isyanları örgütleyen tüm Ermeni komitelerini kapattı ve yöneticilerinden 235 kişiyi devlet aleyhinde faaliyette bulunmak suçundan tutuklattı. 27 Mayıs 1915’te de Sevk ve İskan Kanunu’na göre, özellikle doğudaki Ermenilerin, yine zamanın Osmanlı toprakları olan Irak, Suriye ve Lübnan gibi bölgelere göç ettirilmesi kararlaştırıldı.

En son Fransa olmak üzere bu iddialar Arjantin, Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İsveç, İsviçre, İtalya, Kanada, Lübnan, Rusya Federasyonu, Slovakya, Uruguay, Yunanistan ve Polonya ülkeleri tarafından tanınmıştır.

Türk tarafının tezine göre bu yerdeğiştirme (tehcir), bir soykırım ya da katliam değil, düşmanla işbirliği yapan ve ülkenin birliğine zarar veren bir topluluğun zararlı faaliyetlerinin engellenmesi amacıyla ve iç güvenlik nedeniyle başka topraklarda yerleşime zorlanması yönünde alınmış bir önlemdir. Osmanlı arşivlerinde (Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık arşivi) göçe tabi tutulan Ermeniler için yolculuk sırasında rahatlarının sağlanması, can ve mallarının korunması için buyruklar olduğu görülmektedir. Osmanlı Bakanlar Kurulu'nun 30 Mayıs 1915 tarihli kararıyla, Ermenilerin canlarının ve mallarının korunmasını, göçmen ödeneğinden geçimlerini sağlayabilmeleri için yardımın yapılmasını, ihtiyaçlarına göre mal ve toprak dağıtılmasını, hükümet tarafından evler yapılmasını, alet ve teçhizat temin edilmesini, yiyecek ve diğer ihtiyaçlarının sağlanmasını, sağlık durumlarının hergün doktorlar tarafından kontrol edilmesini, hasta, kadın ve çocukların trenle gönderilmesini ve alınması gereken daha pekçok önlemi bildiren emirler yayınlamıştır. Ayrıca, tehcir sırasında Ermenilere karşı herhangi bir saldırıda bulunanların tevkif edilerek, Divan-ı Harp Mahkemesine sevk edilmesi ve en ağır şekilde cezalandırılmaları da karara bağlanmıştır.

Tehcir edilen Ermenilerin önemli bir bölümü, isyanları önleme girişimleri sırasında, savaşın zor şartları altında göç yollarındaki hastalık ve soygunlarda, ve Osmanlı hükümetince kontrol edilemeyen bazı fanatiklerin saldırıları neticesinde yaşamlarını kaybetmişlerdir. Öte yandan Rus işgali ve Ermeni isyanları nedeniyle 1914-1915 yılları arasında yaklaşık 800 bin Türk de göç etmek zorunda kalmıştır. Bu göç sırasında da binlerce Türk ölmüştür.

1948 yılında kabul edilen Birleşmiş Milletler kararlarına göre de Ermeni tehciri soykırım olarak kabul edilmemiştir.

Bilimsel araştırmalar

Ermeni soykırımı iddiaları birçok araştırmacı tarafından araştırıldı. Bazı ülke parlamentoları siyasi olarak Ermeni soykırımı tezini tanımış olsalar da, bilimsel araştırmalar ortak bir paydadan henüz çok uzaktalar. Özellikle son zamanlarda piyasaya sürülen araştırma sonuçları gittikçe Türk tezini güçlendirmeye başlıyor.

Ermeni soykırımı iddialarının yaygınlaşmasının temel taşını koyan isim, Alman teolog Johannes Lepsiusdur. Lepsius bugün Ermeniler için bir İkon ve kurtarıcı durumundadır. 1896/97 senelerinde Ermeni yardım kurumunu kurdu, 1914 senesinde ise Alman-Ermeni cemiyetini kurdu. Onun yazdığı kitaplarla, Almanya’ya çok sevdiği Ermeniler’in Osmanlı İmparatorluğunda yaşadıkları (tek taraflı) sorunlarını yaydı. İlk 1896 senesinde çıkardığı Hıristiyan ülkelerini Ermeni kardeş halkına yardıma çağrı niteliğinde bir kitabı Batıda çok sattı ve Almanca yanısıra Fransızca, İngilizce ve kısmen Rusça’ya çevrildi. Bu Armenien und Europa / Ermenistan ve Avrupa ismindeki kitapla Avrupa’da üne kavuşmuş, hem de saygın duruma gelmişti. 1916 senesinde soykırımı anlattığını iddia eden bir kitap yazdı (Bericht über die Lage des armenischen Volkes in der Türkei / Ermeni halkının Türkiyedeki durumunu anlatan rapor). Ancak soykırım araştırmaları için en önemli yeri tutacak olan üçüncü kitabını 1919 senesinde çıkardı. Alman dış dairesinin orijinal arşiv belgelerini kitap halinde çıkarmakla görevlendirilmişti. Alman dış dairesi bu görevi Lepsius’a verirken, amacı netti: Lepsius sunduğu belgeler derlemesiyle, Almanyayı gelecek Sevr Antlaşmasında kârli bir pozisyona getirecekti.[2] (Cem Özgönülün daha sonra ispatladığı gibi, Lepsius görevini yerine getirirken, sadece Almanyayı kârlı bir pozisyona değil, aynı zamanda Türkiyeyi suçlayacaktı.) Lepsius 444 arşiv belgesi seçip, kitabını yazdı. Orijinal belgelere dayandığı düşünüldüğü için, bu kitap Ermeni tezi için temel taşlarından biri oldu. Özellikle diğer temel taşı olan Andonyan belgeleri 1984 yılında sahte oldukları ispatlandıktan sonra, Lepsius belgeleri en önemli yeri tutar duruma geldi.

Bunun dışında James Bryce ve Arnold Toynbee'nin yazdıkları Blue Book önemli yer kapsıyordu. Başka Ermeni tezini ispatladıklarını iddia eden veya Ermeni tezini savunan kitap yazmış olan isimler: Wolfgang Gust, Mihran Dabag, Taner Akçam, Tessa Hofmann, Rolf Hosfeld, Christopher J. Walker, Hans-Lukas Kieser, Peter Balakian, Vahakn N. Dadrian vs.

Ancak özellikle son yıllarda Türk tezini savunan kitaplar piyasaya sürülmeye başlandı. Bu bilimadamlarının Osmanli idaresinin Ermenileri yok etme niyetinin olmadığını ileri süren tezlerinin ortak paydası şöyle toparlanabilir: savaş bölgeleri dışındaki Ermeniler (Batı Anadolu, Güney Balkan) sürgüne gönderilmediler, savaş bölgelerinde Ermeni ölü kadar, Ermeni olmayan ölü de vardı, ölümler genellikle salgın hastalıklar ve gıda yetersizliğinden gerçekleşmişti, Halep civarındaki Ermeniler treni kullanmakta serbesttiler, Doğu Anadolu’dan sürgün edilenlerin ölüm sayısındaki yüksek sayı, teknolojik yetersizlikten dolayı (yani mesela bir demiryolunun bulumayışından dolayı) gerçekleşmişti, Ermeniler Suriye’ye sürgün edilmişti yani Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde kalacaklardı, ayrıca yazılı bir emir bulunmadı.Osmanlı nüfus kayıtlarına göre Ermeni nüfusu 1 milyon yokken 1 milyon 500 bin Ermeninin katledildiği söylenmektedir.Bu iddialr gerçekte asılsızdır.

Bu tezleri (Batı dünyasında) savunan isimler şunlar: Bernard Lewis, Gilles Veinstein, Erich Feigl, Donald Qataert, Guenter Lewy, Cem Özgönül, Justin McCarthy, Udo Witzens.

acıklı şiirlerim

14/3/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

                                   SOL YANIM ACIYOR ANNE

 

Merhaba anne,
Yine ben geldim.
Merak etme okuldan çıktımda geldim.
Annelerde babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama
Ali "Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder" demişti de
Onun için söylüyorum.
Geçen hafta öğretmen,
Sağ elimde sarımsak, sol elimde soğan dedirte dedirte
Öğretti sağımı solumu.
Ben biliyorum artık anne sağım neresi, solum neresi
Ağrıyan yanımın neresi olduğunu
Şimdi iyi biliyorum anne.
Hani geçen geldiğimde
Şuram acıyor işte şuram demiştim de
Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne
Bak şimdi söylüyorum
Şuram işte, Sol yanım çok acıyor anne.
Hem de her gün acıyor anne her gün.
Dün sabah annesi Ayşe'nin saçlarını örmüştü.
Elinden tutup okula getirdi.
Yakası da danteldi.
Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi.
Bende ağladım,
Ağladım hiç de utanmadım.
Öğretmen ne oldu dedi.
Düştüm dizim çok acıyor dedim.
Yalan söyledim anne.
Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne.
Bugün bende saçım örülsün istedim.
Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
Dantel yaka istedim.
Babam "Ben bilmem ki kızım" dedi.
Bari okula sen götür dedim.
"kızım, iş" dedi.
Bende banane dedim, ağladım.
"kızım, ekmek" dedi babam.
Sustum ama okula giderken yine ağladım anne.
Ha bide sol yanım yine çok acıdı anne.
Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi.
Zeynep "annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş" dedi.
Babam hepsini birlikte yıkıyor.
Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
Uff babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme.
Üzülmesin diye söylemiyorum ama
Arkadaşlarım her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor.
Biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne.
Hava kararıyor, ben gideyim anne.
Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi.
Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum.
Kim bozuyor toprağını,
Çiçeklerini kim koparıyor.
İzin verme anne ne olur toprağına el sürdürme.
Eve gidince aklıma geliyor bide bunun için ağlıyorum anne.
Bak kavanoz yanımda, toprağından bir avuç daha alayım.
Biliyor musun anne her gelişimde aldığım topraklarını
Şu kavanozda biriktirdim.
Üzerine de resmini yapıştırıp başucuma koydum.
Her sabah onu öpüyor kokluyorum.
Kimseye söyleme ama anne
Bazen de konuşuyorum onunla.
Ne yapayım seni çok özlüyorum anne.
Ha unutmadan,
Öğretmen yarın anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi.
Ben babama yazdıracağım.
Öğretmen anlarsa çok kızar ama banane kızarsa kızsın.
Ben seni hiç görmedim ki neyi, nasıl anlatacağım anne.
Senin adın geçince sol yanım acıyor anne.
Hiç bir şey yutamıyorum.
Bazen de dayanamayıp ağlıyorum.
Kâğıda da böyle yazamam ya anne.
Ben gidiyorum anne,
Toprağını öpeyim, sende rüyama gel beni öp.
Mutlaka gel anne,
Sen rüyama gelmeyince sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne.
Sol yanım acıyor anne.
İşte tam şurası,
Sol yanım çok acıyor anne.
Seni çok özledim, Anne çok…

 

Televizyon Bağımlılığı


Ekran ister bilgisayarda olsun, ister televizyonda ya da telefonda tehlike aynı, ekran bağımlılığı. En büyük risk grubu ise çocuklar. Peki nedir ekran bağımlılığı? Ekranla nasıl bir ilişki kurulmalı? Ekran dost mu, düşman mı? İşte yanıtlar...

 Bu yüzyılı tek kelimeyle özetlemek mümkün olsaydı, bu kelime büyük ihtimal ekran olacaktı. Nimetleri, eğlenceyle, bilgiyle, iletişimle, yani büyük tanımlarla anlatılsa da bütün bunların arkasında bir tehlike saklı, özellikle de çocuklar için. Okuldan geldikten sonra ellerini bile yıkamadan bilgisayar başına çöken ya da televizyon karşısına geçen, 10 yaşında cep telefonu isteyen çocuklardan söz ediyoruz. Bu yeni bir bağımlılık türü; ekran bağımlılığı. Çocuklar, ekranlara doğuyor, ekranlarla büyüyor. Bu durum da en çok aileleri korkutuyor. Uzmanlara göre, teknolojinin yararı ile kararı arasında nasıl bir denge kuracaklarını düşünen ailelerin yapacağı en önemli şey model oluşturmak. Meru Yönetim Danışmanlık ve Eğitim Hizmetleri'nin kurucusu eğitimci Solmaz Havuz'a göre ekran bağımlılığı günümüzün önemli sorunlarından biri. Yaşantılara hızla giren ve yaşamı kolaylaştırdığı kadar, sorunlar ve engeller getiren ekranla kurulan ilişki, özellikle de anne-babaların baş etmekte güçlük çektiği bir sorun. Peki nedir ekran bağımlılığı? Ekranla nasıl bir ilişki kurulmalı? Ekran dost mu, düşman mı? Bu ve daha pek çok sorunun yanıtlarını eğitimci Solmaz Havuz verdi.

—Nedir ekran bağımlılığı?

Ekran ilişkilerimizi etkiliyorsa, çevremize olan ilgimiz azaldıysa, sosyal faaliyetlerimiz eskiye oranla daha az ise, karşısında sınırsız zaman geçiriyorsak, bu nedenle yorgunluk ve uykusuz kalıyorsak ekran bağımlılığından söz edebiliriz. Burada önemli olan kişinin yaşını, işini, ekran kullanma nedenini ve bunlar gibi başka noktaları gözden kaçırmamak.

-Ekran bağımlığının çok etkilediği bir yaş grubu var mı?

Her yaşı etkileyebilir, ancak çocukların ve gençlerin ekran dünyasına doğduğu unutulmamalı. O yüzden bu grubun yaşantısında internet ve cep telefonları çok daha etkili.

-Dediğiniz gibi artık ekranlara doğan bir nesilden söz ediliyor. Siz de çalışmalarınızda ekranın dostluğu ya da düşmanlığı üzerinde duruyorsunuz. Ulaştığınız sonuç ne, ekran dost mu düşman mı?

Bu, nasıl kullandığınıza bağlı. Mesela, iletişim için cep telefonlarından mesaj yolluyoruz. Bayram, yeni yıl ve önemli gün kutlamalarını, tebriklerini mesaj çekerek yapıyoruz. Bu karşımızdaki kişi ile iletişim kurmanın da bir yolu, bu anlamda dost, ancak iletişim kurmanın tek yolu olarak kullanılıyorsa düşmanlığa dönüşebilir. Çünkü becerilerimizi geliştirmemize izin vermez. En önemli nokta ekran bize hizmet etmeli, biz ekranın esiri olmamalıyız. Ayrıca kontrollü kullanmak önemli. Ekranın kişinin öğrenmesine ve gelişmesine katkıda bulunması gerekir.

—Ekran bağımlılığının insanların ruhsal ve bedensel sağlığı üzerindeki etkisi nedir?

Ekran karşısında uzun süre oturmak, gözlerimizi sürekli ekrana dikmek, özellikle bilgisayar ve internet kullanımında klavye ve farenin kullanımı (tekrarlanan hareketler) bedenimizde çeşitli sağlık sorunlarını beraberinde getiriyor. Gözlerde yanma, boyunda ağrı ve tutulma, el bileğinde bozulmalar, aynı zamanda uyku saatlerinin azalması, aile ilişkilerinde zorluklar yaşanabilir.

—Çocukları ekranların tehlikelerinden koruyabilmek için neler yapılabilir?

Aileler, çocuklarını ekranın tehlikelerinden korumak için yasaklama yoluna gidiyorlar. Bu davranış karşısında çocuklar ya anne-babalarına karşı çıkıyor ya da sessiz kalıp ellerine ilk geçen fırsatta daha çok ekrana düşkün oluyorlar. Aileler için şunları önerebilirim; yasaklamak yerine sınır koysun, çocuklarının arkadaşlık ilişkilerini desteklesin, onları spora yönlendirsin, onlara sorumluluk versinler. Çocuğun ekran başında kalması yaşamını etkiliyorsa, ailelerin yaklaşımını dört basamakta özetlemek mümkün: çocuklarını gözlemlemek-izlemek, sorunu belirlemek, çözüm üretmek ve takip etmek. Bunları yaparken model olmayı unutmasınlar. Anne-baba olarak 5 saat televizyonun başında oturuyorsak, çocuğumuzun da 5 saat internet başında oturması mümkün ya da televizyondaki programlarda seçici davranmıyorsak, çocuğumuzda bunu öğrenebilir ve yaşantısına yansıtır. Başka önemli nokta da, özellikle internetin ve cep telefonlarının yasal boyutu. Aileler çocuklarını özellikle e-mail ve cep telefonlarına gelen pornografik resimleri bulundurmanın ve iletişim araçlarından yapılan hakaretlerin veya tehditlerin de suç teşkil ettiği konusunda, bilgilendirmeli.

ÖDEV KONULARI

13/3/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Ömer Seyfettin

Ömer Seyfettin 1884 yılında Gönen'de (Balıkesir) doğdu. Asker olan Yüzbaşı Ömer Şevki bey'le Fatma hanım'ın ikisi küçük yaşlarda ölen dört çocuğundan birisidir. Öğrenimine Gönen'de bir mahalle mektebinde başladı. Ömer Şevki Bey'in görevinin nakli dolayısıyla Gönen'den ayrılan aile İnebolu ve Ayancık'tan sonra İstanbul'a geldi. Ömer Seyfettin, önce Mekteb-i Osmanî'ye, ardından 1893 ders yılı başında da Askerî Baytar Rüştiyesi'ne kaydedildi. Bu okulu 1896'da tamamlayarak Edirne Askerî İdadîsi'ne devam etti. 1900'de İdadî'yi bitirerek İstanbul'a döndü. Burada Mekteb-i Harbiye-i Şahâne'ye başladı. 1903 yılında Makedonya'da çıkan karışıklık üzerine "Sınıf-ı müstacele" denilen bir hakla imtihansız mezun oldu. Piyade Asteğmeni rütbesiyle, merkezi Selanik'te bulunan Üçüncü Ordu'nun İzmir Redif Tümeni'ne bağlı Kuşadası Redif Taburu'na tayin edildi. 1906'da İzmir Jandarma Okulu'na öğretmen olarak atandı. Bu, Ömer Seyfettin için önemli bir hâdisedir. Zira bu vesileyle İzmir'deki fikrî ve edebî faaliyetleri takip edecek ve bunlar içerisinde yer alan gençlerle tanışacaktır. Nitekim batı kültürünü tanıyan Baha Tevfik'ten Fransızca bilgisini artırmak için teşvik görür. Necip Türkçü'den ise sade Türkçe ve millî bir dille yapılan millî edebiyat konusunda önemli fikirler alır.

Ömer Seyfettin Ocak 1909'da Selanik Üçüncü Ordu'da görevlendirilir. Selanik'te çıkmakta olan Hüsün ve Şiir dergisinin ismi kil Koyuncu'nun istek ve ısrarı üzerine Genç Kalemler'e çevrildikten sonra 11 Nisan 1911'de Ömer Seyfettin'in "Yeni Lisan" isimli ilk başyazısı imzasız olarak yayımlanır.

Genç Kalemler yazı heyetini oluşturanlar Balkan Savaşının başlaması üzerine zarurî olarak dağılırlar. Ömer Seyfettin yeniden orduya çağrılır, hatta esir düşer. Nafliyon'da geçen esaret hayatı sırasında sürekli okur. "Piç", "Mehdi", "Hürriyet Bayrakları" gibi hikâyelerini bu yıllarda yazar. Bu hikâyeler Türk Yurdu'nda yayımlanır. Esareti süresince gerek okuyarak, gerekse yaşayarak yazarlık hayatı için önemli olacak tecrübeler kazanır.

Ömer Seyfettin 1913'te esaret hayatı bitince İstanbul'a döner. Bir süre sonra da Türk Sözü dergisinin başyazarlığına getirilir. Burada Türkçü düşüncenin sözcülüğünü yapan yazılar yazar. 1914 yılında Kabataş Sultanisi'nde öğretmenlik görevine başlar ve bu görevini ölümüne kadar sürdürür.

1915'te İttihat ve Terakki Fırkası ileri gelenlerinden Doktor Besim Ethem Bey'in kızı Calibe Hanım'la evlenir. Bu evlilik Güner isimli bir kız çocuğuna rağmen bozulur. Yazar tekrar yalnızlığına döner.

1917'den ölüm tarihi olan 6 Mart 1920'ye kadar geçen zaman birçok acı ve sıkıntıya rağmen verimli bir hikâyecilik dönemini içine alır. Yeni Mecmua, Şair, Donanma, Büyük Mecmua, Yeni Dünya, Diken, Türk Kadını gibi dergilerle Vakit, Zaman ve İfham gazetelerinde hikâye ve makaleleri yayımlanır.

Hastalığı 25 Şubat 1920'de artar, 4 Mart'ta hastaneye kaldırılır. Türk hikâyeciliğinin bu unutulmaz ismi 6 Mart 1920'de hayata gözlerini yumar. Önce Kadıköy Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı'na defnedilir. Daha sonra mezarı buradan yol geçeceği veya tramvay garajı yapılacağı gerekçesiyle 23 Ağustos 1939'da Zincirlikuyu Asri Mezarlığı'na nakledilir.

Ömer Seyfettin Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biridir. Otuz altı yıl gibi kısa bir ömüre çok sayıda eser sığdıran Ömer Seyfettin Türk fikir ve edebiyat alanına silinmez izler bırakmıştır.

ist fethi

13/3/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İSTANBUL’UN FETHİ

 

Genç sultan, İstanbul kuşatmasını başlatmadan önce bütün tedbirleri alıyordu:

Bizans imparatorunun iki kardeşi Mora'da despot olarak bulunuyordu. Onların Bizans'a yardımlarını önlemek için II. Mehmed, ünlü akıncı Turhan Bey kumandasındaki birlikleri gönderdi. Bu birlikler Mora'nın gücünü kırdılar ve Bizans'a yardım edecek halleri kalmadı. Zaten yolları da tutulmuş bulunuyordu.

On beşinci yüzyılda İstanbul surları dünyanın en güçlü surlarıydı. Yüksekliği 17 metre, kalınlığı 4 metre olan bu surların önü su dolu hendeklerle çevriliydi. Hendeklerin genişliği 9, derinlikleri 18 metreyi aşıyordu. Kat kat yükselen surların üzerinde 30 kadar kule vardı ve bu kulelerin üzerleri kurşun kaplıydı. Türklerin hazırlıklarını yakından takip eden Bizans imparatoru surları baştan başa tamir ettirmiş, aşılmasını daha da güçleştirmişti.

Türklerin Edirne'den hareket ettiklerini ve İstanbul'a yaklaştıklarını gören Bizanslılar, Sarayburnu ile Haliç arasında kalın bir zincir gererek Haliç'i kapattılar. Bu kalın zincir yuvarlak dubalar üzerine oturtulmuştu ve Türk gemilerinin Haliç'e girmelerini önleyecekti.

 

BÜYÜK TOP

 

1 şubat 1453. Sultan Mehmed "Şahî" adı verilen büyük topun İstanbul'a doğru yola çıkarılmasını emretti. Bir ejderi andıran bu topun çevresi 3 metreden fazla idi. Güllelerinin ağırlığı 1500 kiloyu buluyordu. Bir güllenin topa sürülmesi iki saatlik bir zaman alıyordu.

Şahî'yi 50 çift manda çekiyordu. Sağ yanında yürüyen 200 kişi ile sol yanında yürüyen 200 kişi topun kaymamasını sağlamaktaydılar. Nakliye hizmetlilerinin sayısı 1000 kişiden fazlaydı.

Topu getiren birliğin kumandanı Rumeli Beylerbeyi Dayı Karaca Paşa idi. Karaca Paşa topun geçeceği yolları, köprüleri tamir ettiriyor, Bizans'ın elinde kalmış olan İstanbul dışındaki son toprak parçalarını ele geçiriyordu. Marmara Ereğlisi, Bigados, Kumburgaz, Yeşilköy gibi yerler  ele geçirilmiş, buralarda yaşayan halkın bir bölümü kaçıp İstanbul surlarının içine girmişlerdi.  Onların Türk ordusunun heybetini anlatmaları Bizans'ın maneviyatını büsbütün sarsmıştı.

Büyük top İstanbul surlarının önüne gelmeden Karaca Paşa yolu açmış, güvenlik tedbirlerini almış ve sonra tekrar topun başıa dönmüştü.

Öte yandan Sultan Mehmed de Edirne'den hareket etmiş ve üç gün sonra İstanbul önlerine gelmişti.

Şimdi, en büyük toplardan başka küçük toplar, mühimmat ve diğer silahlar, Maltepe çevresinde  kurulan karargaha getirilmiş, uygun yerlere yerleştirilmişti. Karargahta çok sıkı güvenlik tedbirleri alınmış bulunuyordu.

Türk ordusunun asker sayısı 100 bini aşıyordu. Tarihçiler Türk ordusunun sayısı hakkında  değişik bilgiler veriyor (Hammer'e göre 250 bin, Venedikli Barbaro'ya göre 160 bin, Ducas'a göre 200 bin vb).

 

KUŞATMA BAŞLIYOR

 

6 Nisan 1453 Cuma günü. Sultan Mehmed bütün ordu ile birlikte Cuma namazını kıldıktan sonra kuşatmanın başlamasını emretti. Yanında hocaları olan ünlü bilginler vardı Akşemseddin,  Akbiyık Dede, Molla Gürant, Molla Hüsrev vb.

Birlikler Haliç'ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar.

Türk ordusunun başbuğu Sultan Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde. Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak ve vezir Mahmut paşalar kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule'den Topkapı'ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı'dan Tekfur Sarayı'na kadar olan yeri tutmuştu. Zağnos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata'daki Cenevizliler’in kalelerinden çıkmalarını ve Bizans'ı desteklemelerini önlüyordu.

Kuşatma harekatı tamamlandıktan sonra Sultan Mehmed, vezir Mahmud Paşa'yı elçi olarak Bizans imparatoruna gönderdi. Mahmud Paşa, Bizans imparatoruna şehrin kuşatıldığını, Türk  ordusunun çok kuvvetli, sultanın azimli olduğunu, imparatorun İstanbul'u.teslim etmekten başka  çaresi olmadığını bildirdi. Bu takdirde; halkın canına ve malına dokunulmayacak, kan dökülmeyecekti.

İmparator teslim olmayı kabul etmedi ve bu suretle savaşın sorumluluğunu üzerine almış oldu.

 

BİZANS ORDUSU

 

İstanbul'u savunan kuvvetler hakkında kesin bilgi yoktur. Fakat Hıristiyan aleminden ünlü kumandanların emrinde gelen birliklerin az olmadığı, Bizans'ın da bütün kuvvetlerini surların içinde topladığı bilinmektedir.

Bizanslılar Sarayburnu'na, Kızkulesi'ne, Marmara kıyısına ve surlara çok sayıda top yerleştirmişlerdi. Fakat bu topların menzili Türk toplarına göre kısa kalıyordu. Ayrıca mazgalların gerisinde ve kulelerde “Rum ateşi’ni kullanmaya yarayan aletler vardı. Barut, neft yağı ve kükürt ile yakılan Rum ateşi (Gregois) önemli bir silah idi.

Haliç'i kapatan zincirin gerisinde Bizans'a ait 14 savaş gemisi vardı (Bazı Avrupalı tarihçiler bu savaş gemilerinin sayısını 26 olarak bildirirler). O tarihte İstanbul nüfusunun 200 binden fazla olduğu, bütün halkın imparatorun emrinde savaşa iştirak ettiği de bilinmektedir.

Bizans'ın yiyecek, silah, mühimmat vb. bakımlardan sıkıntısı yoktu. Türklerin kuşatmaya girişeceklerini anladıkları için depolarını erzakla doldurmuşlardı.

 

HALİÇİ KAPATAN ZİNCİR

 

Bizans imparatoruna elçi olarak gönderilen Vezir Mahmud Paşa, imparator Konstantin'in teslim olmayı reddettiğini bildirince, Sultan Mehmed hücum emrini verdi ve Türk topları ilk gülleleri  İstanbul üzerine yağdırmaya başladılar.

İlk atışlardan sonra büyük toplar Sultan Mehmed'in Maltepe'deki karargahının çevresine yerleştirildi. Surların o taraftaki kapısına o zamandan beri Topkapı denmektedir.

Büyük toplar 11 Nisanda yerleştirilmişti. Şehrin bütün surlar boyunca bombardımanına ise 12 Nisanda başlandı. Topçu ateşlerine Sultan Mehmed çok defa bizzat kumanda ediyordu.

İstanbul surlarına top atışları başladığı gün Türk donanması bugünkü Dolmabahçe önlerinde toplandı. O yıllarda Dolmabahçe'nin bulunduğu yer geniş bir koy halindeydi. Donanmanın başında bulunan Baltaoğlu Süleyman Bey, Dolmabahçe önlerine gelmeden önce İstanbul'un  yakınındaki Prens Adaları'nın büyüklerini (Büyükada, Heybeli, Kınalı ve Burgaz adalarını) kolayca fethetmişti.

Türk donanması Haliç'i kapatan zinciri kırmak için harekete geçti. Fakat Bizanslılar en güçlü gemilerinden dokuzunu çok iyi şekilde silahlandırıp zincirin gerisine yerleştirmiş bulunuyorlardı. Bunların ardında da başka gemiler vardı. Onun için zincir kırılamadı.

Aynı gün Türk ordusu surlara tırmanma teşebbüsünde bulundu. Çok şiddetli geçen bu ilk hücum Cenevizli Giustiniani'nin ve Bizans askerlerinin karşı koyuşu ile sonuçsuz kaldı. Bunun üzerine  Sultan Mehmed şehre girebilmek için surların daha bir süre dövülmesi ve gedikler açılması  gerektiğine kanaat getirdi.

 

 

CENEVİZ FİLOSU

 

20 Nisan günü beş büyük geminin Bizans'a yardım getirdikleri görüldü. Bunların dördü Cenevizliler'e, biri Bizans'a aitti. Bu filonun zinciri aşarak Haliç'e geçmelerine engel Olmak için  Süleyman Bey 18 gemilik bir filo ile Beşiktaş önlerinden harekete geçti. Borda düzeninde ilerleyerek Sarayburnu ile Galata kıyısı arasında düşman gemilerine hücum etti. Düşman gemileri  çok büyük ve yüksekti. Türk gemileri ise küçük yapılı idi. Beş gemi yanyana Sarayburnu  açıklama girdiler. Çok müsait esen bir lodos bu gemilerin yelkenlerini dolduruyor, deniz akıntısı  da Haliç yönüne gitmelerini kolaylaştırıyordu. Türk gemileri ise rüzgara karşı yol alıyor ve ancak kürek kuvvetiyle ilerleyebiliyorlardı. Akıntıya karşı kürek çekmelerine rağmen Türk gemileri düşman gemilerine yetişti. Borda bordaya geldikleri zaman şiddetli bir vuruşma başladı. Düşman  gemilerindeki savaşçı askerler çanaklıklara ve direklere çıkarak savaşıyor, suda yanan ve söndürülemeyen Rum ateşi kullanıyorlardı. Baltaoğlu Süleyman Bey'in kumanda ettiği amiral gemisi Rum teknesine baştan bindirip mahmuzladı. Levendler düşman gemisine atlayıp vuruşmaya başladılar. Bu durumda Latinler'in ve Bizanslılar'ın savaşı kazanmalarına imkan yoktu. Fakat birden şiddetlenen rüzgar Rum ve Latin gemilerini Haliç'e sürükledi ve Türk gemileriyle aralarındaki mesafe açıldı. Bu, savaşın seyrini değiştirdi. Haliç ağzına gelen büyük teknelere Bizanslılar zinciri açıp giriş verdiler ve onları kurtardılar.

Sultan Mehmed kıyıdan çarpışmaları takip ediyordu. Bir ara gemiler padişahın bulunduğu kıyıya çok yaklaştılar. O sırada kendisini tutamayan sultan atını denize sürerek kaftanının etekleri ıslanıncaya kadar ilerledi ve Süleyman Bey'e haykırarak emirler verdi. Bu hareketi surlar  üzerinden seyreden Rumlar hayretler içinde kaldılar. Sultanın azmını anlamış, kararlılığını öğrenmiş oluyorlardı.

Süleyman Bey'in düşman gemilerini durduramamış olmasını sultan mazur görmedi. Onu derhal derya kaptanlığından azletti ve yerine Çalıbeyoğlu Hamza Bey'i tayin etti.

 

HIRİSTİYAN DONANMASI ALARMA GEÇİYOR

 

Türkler'in İstanbul kuşatması başlar başlamaz, Papa, yardıma koşmaları için Hıristiyan dünyasını sıkıştırmaya başlamıştı ve büyük bir Haçlı donanması toplamaya çalışıyordu. O devirde dünyanın en kudretli donanmasına sahip olan Venedikliler de bu donanmaya katılırsa Türk donanması güç durumda kalabilirdi.

Öte yandan; Haçlılar, Macaristan'ın öncülüğünde bir kara ordusunu da harekete geçirebilirlerdi.  Bu orduyu karşılamak için İstanbul kuşatmasını kaldırmak gerekirdi ve bu da Bizans'ın kurtulması demek olurdu.

Veziriazam Çandarlı Halil Paşa, işte bu ihtimalleri düşünerek, kuşatmayı kaldırması için Sultan Mehmed'i ikna etmeye çalışıyordu. Ona göre Bizans'ın ağır bir vergiye bağlanması yeterliydi. Zaten, her tarafı Türk topraklarıyla çevrili, Marmara'daki adaları da yitirmiş olduğuna göre, artık hiçbir tehlike arz etmiyordu.

Sultan Mehmed, Halil Paşa'nın kuşatmayı kaldırma teklifini kesin olarak ve sert bir şekilde reddetti.

 

KARADAN YÜRÜYEN GEMİLER

 

Liman önünde yapılan deniz savaşında Türk gemilerine kapalı olan Haliç'e düşman gemilerinin girmiş olması, sultanın canını çok sıkmış, ama daha bu savaş sırasında gemilerini Haliç'e geçirmek için dahiyane bir plan yapmıştı.

21 Nisan günü kara sularına yöneltilen bombardımanla Topkapı civarındaki dış surda büyük bir  gedik açıldı. Bizans bu gediği vaktinde kapatamamış.büyük bir paniğe kapılmış bulunuyordu. Fakat padişah ortalıkta yoktu.

Padişah başka bir yerde idi. O, Kasımpaşa sırtlarından, Haliç tarafındaki surların yakınına demirleyen Latin ve Rum gemilerine de gülle yağdırmaya başlamıştı. Bunu, bizzat tarif ederek döktürdüğü yeni bir topun aşırtma atışlarıyla yapıyordu. Bu icad, halen kullanılmakta olan havan  topunun ilk örneği idi.

Bizanslılar'ın dikkati Topkapı civarında açılan gediğe çevrilirken ve onlar bu gedikten Türkler'in her an hücuma geçmesini beklerken. Sultan Mehmed, o güne kadar hiçbir kumandanın akıl edemediği bir projesini gerçekleştiriyordu: Sultan o gece Türk gemilerini karadan yürüterek  Haliç'e indiriyordu!

Gece yarısı Türk donanmasındaki 67 parça gemi teker teker karaya çıkarıldı. Bugünkü Dolmabahçe ile Dolapdere-Kasımpaşa arası düzenlenmiş, gemiler ray gibi kızaklar üzerinde karadan yürütülmüştü (Başka bir rivayete göre de yağlı kızaklar üzerinden kaydırılan gemiler beşiklere oturtulmuştu. Beşikler makara ve tekerleklerle hareket ediyor, binlerce asker île Öküz ve mandalar tarafından çekiliyordu.)

Ertesi sabah, gün doğmadan önce son gemide Haliç sularına inmişti! Bizanslılar gözlerine inanamamış, şaşırıp kalmışlardı. Çünkü Haliç'i kapatan zincir yerinden oynamamıştı.

Başarı ile tamamlanan .bu harekatın planı, bu dahiyane buluş, tamamiyle II. Mehmed'e aittir.

Gemilerin karadan yürütülerek Haliç'e indirilmesi kuşatmanın seyrini değiştirmişti. Şimdi Bizans ve Latin donanması iki taraftan sıkıştırılmış, kıpırdayamaz hale getirilmişti. Artık, daha zayıf olan Haliç surları da topa tutulabilecekti. Bizans, kuvvetlerinin bir bölümünü Haliç surlarına  nakledeceği için kara surlarının savunması zayıflayacaktı. Bizans'a gizli gizli yardım etmeye  çalışan Galata Cenevizlileri de göz hapsinde, kontrol altında tutulacaktı.

 

TÜRK GEMİLERİNİ YAKMAK İSTEDİLER AMA...

 

24 Nisan günü Bizanslılar, Haliç'e çıkan Türk gemilerini yakmak için hazırladıkları bir planı uygulamaya teşebbüs ettiler. Suda dahi sönmeyen 'Rum ateşi'ni kullanarak baskın yaptılar, fakat bir başarı elde edemediler. Baskını gerçekleşti rmeye çalışan Giustiniani'nin gemisi büyük bir  gülle ile parça parça oldu. Mürettebat suya düşüp boğuldu.

Bu arada Sultan Mehmed, çok cesaret isteyen başka bir teşebbüste daha bulundu. Bir gün içinde Haliç'e bir köprü kurduruverdi. istihkam birlikleri, köprüyü yapmak için binden fazla fıçıyı ve sandalı demir çengellerle bir birine tutturmuş, üzerine kalaslar döşemişlerdi. 380 metre uzunluğundaki bu köprüden yan yana beş asker geçebiliyordu.

Türk askerleri iki kıyı arasında artık rahatça gidip gelebileceklerdi. Gemilerin bir kısmı bu  köprünün sol yanına çekildi. Kenarlara toplar yerleştirildi. Surların en zayıf noktaları bu tarafta olduğu için köprüden yapılan atışlar çok etkili oluyordu.

Türkler'in, donanmanın bir kısmını Haliç'e çıkarmaları ve bir de köprü yapmaları, Bizans'ı çok telaşlandırmaya başlamıştı. Köprüyü ve gemileri yakmak için tekrar teşebbüse geçtiler. Bu işi bu  defa Venedikli bir gemici üstlendi. Bol miktarda Rum ateşi ve başka yanıcı maddeler alarak, seçme askerlerle geceleyin köprüye yanaştı. Fakat Türkler böyle bir teşebbüsü her zaman  bekledikleri için uyanık ve nöbetteydiler. 28 Nisan gecesi sabaha doğru sessizce harekete geçen düşman gemileri Kasımpaşa önüne gelince, kıyıya yerleştirilmiş Türk topları, gürlemeye başladı, ikinci atışta en önde bulunan Venedikli kaptanın gemisi batırıldı. Kaptan ve 150 mürettebat suda boğuldular. Geri kalan gemiler de kaçıp gitmek zorunda kaldılar.

Bu ikinci teşebbüsün de başarısızlıkla sonuçlandığını gören Bizanslılar büyük bir öfkeye kapıldılar. Ellerinde tutsak bulunan 260 Türk'ü hisarlara çıkarıp boğazladılar ve kesik  başlarını kale mazgallarına attılar. Bu hareketleriyle Türkler'in moralini bozacaklarını sanıyorlardı. Oysa hınçlarını arttırdılar, fetih azmini daha da güçlendirmeye sebep oldular.

Bizans imparatoru Konstantin durumunun ümitsiz olduğunu anlamaya başladı. Onun için II.  Mehmed'e başvurarak barış anlaşması kaydiyle, sultanın kararlaştıracağı en ağır vergiyi  vermeye, hatta Bizans'taki güvenlik kuvvetlerinin Türkler tarafından tayinine bile razı oluyordu.

Fakat kuşatmadan hemen sonra ve hücumdan evvel yapılan teslim çağrısına uymayan Bizans imparatoruna, bu defa Türk hakanı red cevabı vererek şöyle dedi:

—"Ya ben Bizans'ı alırım, ya Bizans beni!.."

Padişahın kuşatmayı kaldırmaya, İstanbul'u almaktan vazgeçmeye hiç niyeti yoktu.

 

YERALTI SAVAŞI

 

Sultan Mehmed İstanbul kuşatmasında hemen hemen her gün bir taktik uyguluyor ve Bizanslılar'ı şaşkına çeviriyordu.

Sultan, Eğrikapı tarafındaki surların 600 metre kadar uzağından bir tünel (lağım) kazdırmaya başladı. Bu tünel oldukça derin ve geniş olarak kazılıyordu. Çalışmalar hızlı bir şekilde devam etti. Hendeklerin ve surların altından geçerek şehrin içine doğru ilerlemeye başladı. Fakat yer  altındaki kayaların kırılması ve kazma sesleri yankı yaptı. Toprağın derinliğinden gelen bu sesleri duyan Bizanslılar tünel kazıldığını anladılar ve derhal başka bir tünel kazmaya başladılar. Sonunda iki tarafın tünelleri karşılaştı ve yer altında zorlu bir vuruşma başladı. Bizanslılar  Türkler'in , kullandıkları direkleri ve destekleri ateşe verdiler. Bu da tünelin çökmesine, iki tarafın tüneldeki askerlerinin ölmesine sebep oldu.

Tünelden şehre girme teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanmıştı ama, Bizanslılar'ın korkuşu artmıştı. Türkler gemileri karadan yürütüyor, denize köprü kuruyor, yer altından yollar açıyorlardı. Şehrin neresini nasıl savunacaklarını bilemez oldular.

 

YÜRÜYEN KULELER

 

Deniz üstüne kurulan köprü, toprak altına açılan yol şaşkınlıklarını devam ettirirken, Bizanslılar Sultan Mehmed'in yeni bir teknik buluşu ile dehşete düştüler.

Türk hakanı bir gece dört saat içinde, tekerlekler üzerinde hareket eden büyük bir kule yaptırmıştı. Yüzlerce mühendis, usta ve işçinin çalışmasıyla meydana getirilen bu kule, İstanbul surlarından daha yüksekti. Altına büyük makaralar konulduğu için kolaylıkla hareket edebiliyordu. Bir şehir halkının bir ayda yapamayacağı bu büyük kulenin dört saatte yapılmış olmasını yabancı tarihçiler takdirle, hayranlıkla yazmaktadırlar.

Yürüyen kulenin çatışı iki kat deve, manda ve öküz derisiyle kaplanmıştı. Ateşe karşı dayanıklılığı artsın diye de boşluklar toprakla doldurulmuştu. içten ve dıştan yapılan merdivenlerle üst kata çıkılmaktaydı. Alt katlarındaki büyük pencerelere toplar yerleştirilmişti. Mancınıklar, yanıcı maddeleri atacak aletler ile, inip kalkan köprüleri de vardı. Bu köprüler, surun üzerine uzatılıp geçişi, atlamayı sağlamak içindi. Ayrıca yine bu kuleden kütük, ağaç, toprak atılarak kale Önündeki hendekler dolduruluyordu.

Kulenin arka kısmında, 600 metre uzunluğunda Üstü kapalı bir yol yapılmıştı. Askerler kuleye bu yoldan geliyorlardı.

Yürüyen kulelerin sayısı arttırıldı. Buralardaki Türk askerleriyle surları savunanlar arasında çok şiddetli bir savaş oldu. Kuleden top atışlarıyla Topkapı surlarının bir bölümü yıkıldı. O gün çatışma akşam karanlığına kadar sürdü. Fakat gece olunca Bizans Rum ateşi ile büyük kuleyi yakmayı başardılar.

İlk kule yakılmasına rağmen beklenen işi görmüş, surların gedikleri bu yüzden artmaya başlamıştı. Sonraki günlerde birkaç kule daha yapıldı ve düşmanın direnişi iyice zayıflatıldı. Artık bombardıman aralıksız devam ediyordu.

 

SONA YAKLAŞIRKEN

 

İstanbul'un Türkler tarafından fethedilmesinin artık gün meselesi, saat meselesi olduğunu herkes anlıyordu. Şehir hem Haliç, hem Marmara tarafından gemilerle çevrilmiş, surlar kuşatılmıştı. Bizanslılar surlarda açılan gedikleri kapama işini zamanında yapamıyor, taş ve tuğla ile örmek yerine duvarları kum torbaları, ağaçlar ve çalılarla kapamaya çalışıyorlardı.

Bizans'ın son demlerini yaşadığını gören padişah, 23 Mayıs günü imparatora bir elçi gönderdi. Tekrar teslim olmasını istiyordu. Çünkü şehir umumi bir hücumla zaptedilirse büyük hasara uğrayabilir, daha çok kan dökülebilirdi.

Elçi olarak gelen isfendiyaroğlu'nu imparator törenle kabul etti. imparator ve İsfendiyaroğlu eskiden tanışıyorlardı.

Türk elçisi Bizans imparatoruna padişahın şartlarını bildirdi. Buna göre, şehir daha fazla kan dökülmeden teslim edilirse, imparatora Mora despotluğu verilecekti. İmparator maiyeti ve hazineleriyle çıkıp gidebilecek, halktan isteyenler de yine bütün eşyaları ve paralarıyla onu takip edebilecek veya başka bir yere gidebileceklerdi. Şehirde kalanların ise canla rina ve mallarına dokunulmayacaktı.

İmparator, Türk hakanının bu son çağrısı üzerine savaş meclisini topladı.

Galata Cenevizlileri ve Venedikliler şehrin düşeceğine hata inanmıyorlardı. Bu durum imparatoru biraz ümitlendirmişti. Çünkü Haçlıların yardımından da ümidini kesmiş değildi. Onun için imparator Türk elçisine şu cevabı verdi:

“Padişah barış yaparak atalarının gösterdiği örneğe uymak ve barışı devam ettirmek fikrinde ise, bundan dolayı Tanrı'ya şükrederim. Konstantini’yi kuşatanların hiçbiri uzun süre saltanat sürmedi. Sultan Mehmed şehrin teslimini değil, ancak vergi isteyebilir".

imparatorun bu cevabından sonra Sultan Mehmed'in şehri zorla almaktan başka yapacak bir şeyi kalmıyordu.

 

MACARLAR TEHDİT EDİYOR

 

Bizanslıların son teslim çağrışını reddetmelerinden üç gün sonra, Türk karargâhına bir Macar elçilik heyeti geldi. Elçiler, yeni tahta çıkan Macar kralı V.Ladislas adına geliyorlardı. Bunlar, kuşatma kaldırılmazsa Macar ordusunun harekete geçmeye kararlı olduğunu söylüyor, ayrıca bir Haçlı donanmasının yola çıkarıldığını bildiriyorlardı.

Sultan Mehmed bu tehdide bir cevap bile vermedi. Sadece eliyle Türk toplarını göstermekle yetindi.

Türk hakanı ertesi gün savaş meclisini topladı. Bu meclis, kuşatmanın devamı veya kaldırılması için kesin karar alacaktı. Sultan, fethe kadar çarpışmaya taraftardı. Akşemseddin, Molla Gür ani, Molla Hüsrev ve Zağanos Paşa onun görüşünde idiler. Veziriazam Can darlı Halil Paşa ile bazı paşalar ise kuşatmanın kaldırılmasından yana olduklarını ifade ettiler. Bunlara göre, Avrupa'dan yardım kuvvetleri gelirse Türk ordusu iki ateş arasında kalacaktı. İstanbul zapt edilse bile Hıristiyan Avrupa böyle bir şehri Türklerin elinde bırakmayacaktı. Bu ise devletin geleceğini, varlığını tehdit eden bir gelişmeye yol açardı.

Fakat Sultan Mehmed kesin kararlıydı. Halil Paşa'nın endişelerini yersiz buldu. Kuşatma şehir alınıncaya kadar devam edecekti. O gün, büyük hücumun yapılacağı gün de kararlaştırıldı. Habercilerle subaylara iki gün sonra, yanı 29 Mayıs'ta genel hücuma geçileceği duyuruldu.

Bundan sonra yoğun bir hazırlık başladı. Padişah beyaz atma binerek sur boyunca askeri teftiş ediyor, gerekli emirleri veriyor, gayret arttırıcı sözler söylüyordu.

 

 

 

MUM DONANMASI

 

28'Mayıs gecesi İstanbul'un çevresi ışıl ışıldı. Türkler son hücumdan önce ateş ve ışık şenliği yapıyorlardı. Bu, Türklerin Hunlar zamanından beri yapa geldikleri bir geleneği idi. Marmara'dan Haliç'e kadar kuşatma hattı boyunca, fenerler, meşaleler, mumlar, kandiller, öbek öbek ateşler yakılmıştı. Boğaziçi kıyılarında ve Galata tepelerinde bulunan çadırlar ve Türk donanmasının bütün gemileri de ışıl ışıldı.

Ordu coşku içindeydi. Her yandan neşeli haykırışlar, zaman zaman da tekbir sesleri duyuluyordu.

Bizanslılar bu şenliği, ateş ve ışık çemberini hüzünle Seyrettiler. Şehrin içi kedere boğuldu. Yüreklerine korku doldu.

Gece yansı Olumca mum donanması sona erdi. Işıkların hepsi söndü ve bu defa etrafı zifiri bir karanlık kapladı. Büyük ve son hücum için askerler istirahata çekilmişti.

O sırada İstanbul'un üzerine iri yağmur damlaları düşmeye başladı.

 

BORULAR ÇALINCA SİLAH ELDE, İLERİ!

 

Aynı gece Sultan Mehmed, vezirlerini, büyük ve küçük rütbeli subaylarını topladı ve onlara özlü, heyecanlı bir nutuk söyledi. Genç padişah o güne kadar gösterilen gayretten, fedakârlıktan memnundu. Önce bunu dile getirerek şöyle dedi:

" Sizi buraya, cesaretinizi bir kat daha arttırmak için toplamış değilim. Siz cesaretinizi gösterdiniz. Şiddet ve faaliyetinizi askerinize gereği kadar aşıladınız. Benim bu konuşmamdaki gaye, zaferle sonuçlanacak hücum vesilesiyle ebedî şan ve şerefin sizi beklediğini hatırlatmaktır..."

"Bu güzel belde her türlü servet ve saman ile doludur, imparatorun, zadegânın ve servet sahibi diğer zevatın sarayları ile doludur.'

"Bugün size, kalabalık ve çok büyük olan bu şehri hediye ediyorum. Bu, eski Roma'nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Bunu size bahşediyorum. Orada sizde servet ve saadet bulacaksınız... Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zaptetmek, fethetmek olacaktır. O belde ki nice zamandan beri karşımıza hırsla, şiddetle çıkmış, bize zarar vermeye çalışmıştır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? İstanbul'un alınması bize ebediyen güven verecek, bütün Yunanistan'ın kapılarını açacaktır... Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür..."

"Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır iyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi..."

"Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz."

"Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim."

"Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgarla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!..".

 

SON HÜCUM

 

29 Mayıs Salı günü güneş doğmadan kalkan sultan, ordusuyla beraber sabah namazını kıldı. Bundan sonra, yüreğe işleyen kısa bir konuşma daha yaparak maiyetiyle birlikte ön saflara geldi.

Şimdi mehter cenk havaları çalıyordu. Gazi dervişlerin başlattığı tekbir sesleri surları aşıp yankılanmaya başlamıştı.

Sultan "HÜCUM!" emrini verince toplar gürledi. Allah! Allah! Sesleri göğü inletti ve Türk ordusu her taraftan kabaran bir deniz gibi surlara doğru taştı. Kale bedenlerine merdivenler dayanıyor, yalınkılıç bahadırlar surlara tırmanıyorlardı, ilk hamlede surlara 2 bin merdiven dayanmış ve 50 bin yiğit ileri atılmıştı. Bu saldırıyı bekledikleri için olanca güçlerini toplayan Bizanslılar, surlara tırmananlara kaynar yağ, Rum ateşi, taş ok yağdırıyordu. İlk hücum dalgası püskürtüldü. Ama hemen arkasından ikincisi, üçüncüsü geliyordu.

Hücum, bugün Topkapı denilen bölgede yoğunlaşmıştı. Hem Türkler, hem Bizanslılar bütün güçlerini o noktaya vermiş gibiydiler.

Yavaş yavaş Türk askerleri surlar üzerinde belirmeye başlamıştı, fakat bunlar sancağı dikmeye fırsat bulamadan taş, ateş ve ok yağmuru altında can veriyor, şehit oluyorlardı.

O sırada Bizans askerlerini kumanda eden Cenevizli Giustiniani yaralandı ve savaş alanını bırakarak çekildi. İmparator onu durdurmaya çalıştı ama başaramadı. Giustiniani'nin hiçbir umudu kalmamıştı. Limanda bekleyen bir gemiye kendisini dar attı ve Sakız adasına doğru uzaklaştı.

Sultan Mehmed, Giustiniani'nin uzaklaşmasıyla meydana gelen durgunluğu hemen fark etmişti. O noktaya yeni safları sürdü.

 

“EĞER SULTAN OLMASAYDIM ULUBATLI HASAN OLMAK İSTERDİM

 

Savaş bütün şiddetiyle devam ederken Eğri kapı tarafındaki surlarda, iri yarı, insan güzeli bir yiğit, peşine 30 arkadaşını takmış, yukarı tırmanmaya başlamıştı. Sağ eliyle palasını sallıyor, sol bileğinde ve sol elinde kalkan ve sancak taşıyordu. Bu, ULUBATLI HASAN idi.

Hasan'ın arkadaşlarından 18'i şehit düştü. Ama o, sağ kalan arkadaşlarını gayrete getirip, kan-ter içinde yukarı tırmanmayı başarmıştı. Bizans askerlerinin üzerine arsanlar gibi saldırıyor, palasını her çevirişte birini yere seriyordu. Nihayet elindeki sancağı burcun tepesine dikti, adeta mıhladı.

Burcun Üzerinde Türk sancağının dalgalandığını gören düşman biraz toparlandı. Mancınıktan fırlatılan bir taşla Hasan'ı yere yıktılar. Hasan dizleri üzerinde doğrulmaya çalışırken, yağmur gibi yağan taşlar onu tekrar yıktı. Bu arada vücuduna 30–40 kadar ok saplanmıştı. Fakat sancak dalgalanıyordu.

Ulu batlı Hasan’ın diktiği sancak Türk askerini coşturmuştu. Arkadaşları onun açtığı yoldan surları aştılar ve dalga dalga şehre doğru ilerlediler. Bizans direnişi hızla kırıldı ve Türk birlikleri birçok noktadan İstanbul’a aktı: Cebe Ali Bey Haliç surlarını, Karaca Paşa Tekfur Sarayı burçlarını, donanma kumandanı Hamza Bey Marmara surlarını yararak içeri girdiler...

Surlar aşıldıktan sonra Sultan Mehmed, Ulu batlı Hasan’ın oklarla delik deşik olmuş cesedini buldurdu. Başında saygı ile eğilip dua okudu. Teşekkür etti. Ve sonra yüksek sesle yanındakilere:

— Eğer sultan olmasaydım, Ulu batlı Hasan olmak isterdim, dedi.

Türkler şehre girince üzerindeki imparatorluk nişanlarını söküp atan imparator Konstantin Dragagez, Haliç’teki gemilerden birine sığınmayı ve kaçmayı tasarlamıştı. Yolda yaralı bir Türk askerini öldürmeye kalkışması kendi hayatına mal oldu. Birden fırlayan Türk askeri kılıcıyla imparatoru öldürdü. Daha sonra onun cesedini ayağındaki çizmeden tanıdılar.

Artık, Sultan II. Mehmed, FATİH idi. Daha önce 28 defa kuşatılmış olan İstanbul’u o fethetmiş, Hz. Peygamber’in övgüsüne layık olmuştu.

 

AYASOFYA’YA KAPANAN 50 BİN BİZANSLI

 

Türk birlikleri surları aştıktan, bütün direnişleri kırdıktan sonra, Aksaray’da düzenli saflar halinde toplandılar. Daha sonra yine düzenli saflar halinde Ayasofya’ya doğru ilerlediler.

Ayasofya’ya 50 bin kişi sığınmış ve tunç kapılarını kapatmışlardı. Bunların arasında kaçak askerler, soylular ve papazlarda vardı.

Türk askerleri kapıları baltalarla sökerek açtılar. Mabedin bir direniş yuvası halinde kalmasını istemiyorlardı. O çağ